Cuba, mi amor!
Jose Martin anıtı, kentin görkemli anıtlarından.
Anıtın önündeki meydanda ise Che'nin ünlü imgesi İçişleri Bakanlığı binasını süslüyor.
Havana'ya gidip de puro alışverişi yapmamak olmaz, tabi benim gibi puro meraklısı değilseniz ancak içer gibi yaparak fotoğraf çektirirsiniz.
Vaşington'daki Capitol binasının bir kopyası olan Capitolio'nın merdivenlerinde bir "Havanalı" ile birlikte.
Havana'lı uzun süre bırakmadı beni.
Capitolio'nun önünde neredeyse Küba'nın simgelerinden olmuş devrim sonrası kalan Amerikan arabaları.
Yerli kıyafetleri ile bu kadınların ilgisi tabii ki tamamen duygusal değil.

Başkent Havana'da bir garip ağaç, neresi kök neresi dal belli değil.
Ernest Hemingway'in de müdavimi olduğu La B del M'e de uğramamak olmaz.
Bar her saat tıklım tıklım, mojito içmek bahane.
Barın hemen yanında bu pozu vermemiz için çok ısrar vardı.
Ünlü Partegas tütün fabrikası.
Devrim kahramanlarının resimleri her yerde karşınıza çıkıyor.
Amerikan arabasıyla da keyif yaptık.
Havana'nın Kordonboyu diyebileceğimiz Malecon, özellikle haftasonları tüm Havana'nın buluşma yeri.
Okyanus'a bakan Malecon'da akşam bir başka oluyor.
En güzel tütünlerin yetiştiği Pinar del Rio'nun muhteşem manzarasını seyretmeye doyum olmuyor.
Tütün tarlası.
Bu muhteşem vahşi doğa'nın içinde de eski Amerikan arabalarına rastlamak mümkün.
Trinidad'ın ünlü barında aynı adı taşıyan kokteylini de içtik.
Bal, rom ve saire ile yapılan kokteyl toprak kaplarda veriliyor.
Ve gezinin doruk noktası, Che Guevara'nın Santa Clara'daki anıt mezarı. Che'nin elleri olmayan cesedi bulunduktan sonra 1997 yılında buraya aktarılmış. "Hasta la victoria siempre" sonsuza kadar zafer demek.
Havana'da bir de tanıdık çıktı karşımıza.
Trinidad bütün bir şehir olarak dünya mirası listesinde, biz de arka sokaklarında.